Düzenli ve farklı güzellikte elbiselerle doğmuştuk. Kimine güzel dediler kimine çirkin… Kimine siyah, kimine beyaz… Biri iyi oldu biri kötü. Biri akıllıysa diğeri saftı. Mutlu olan mutsuz olanı gölgede bırakırdı.
Ve zamanla elbiseler yıpranırdı.
Kopardı düğmeler, dikişler yerini söküklere bırakırdı. Dikiş kutusunu güzel
kullanabildiğin kadardı hayatın.
Kişiliklerimiz ve sahip olduğumuz özelliklerimiz
“elbise” ise, umutlarımız ve çıkış yollarımız dikiş kutumuzdu, yani aklımız…
Her elbiseye fiyat biçilir gibi yaşam
biçerdi hayat sana. Bi’ anda içinde bulunurdun durumun elinde değildi. O elbise
sendin! Ve sen o elbiseyi seçerek gelmemiştin.
Katıldığın “davet” olabildiğince
güzel geçmeliydi. Söküklerini dikmeliydin ara ara. Kopanları başkaları ile
değiştirmeliydin. Eline iğne batırmamayı öğrenmeliydin.
Kiminin davetteki süresi uzundu,
kiminin kısa… ve bunu bilen yoktu. Tuhaf şeyler yaşayacaktın ve bunları
olabildiğince normalleştirerek davete devam edecektin.
Davet sahibine güler yüz ve hoş
sohbette bulunacaktın. Onun istekleri senin için önemliydi.
Bazen yırtıp atmak isteyecektin
üzerindeki elbiseyi, diğer elbiseleri görüp kıskanınca. Ama yapmayacaktın,
yapamayacaktın. Davet sahibine saygın ve sevgin engel oluyordu.
Sonra yorulacaktın. Elbisen
kirlenmeye, yıpranmaya başlayacaktı. Yama tutmaz hale gelecekti.
Anlayacaktın davetten ayrılma süresi
gelmişti. Çıkış kapısına yönelecektin. Yanında davet sahibiyle… Kapıyı
açacaktın endişeyle…
Kapıdan dışarı çıkar çıkmaz tüm
elbisen beyaz bir şahesere dönüşecekti. Oradaki yeni kapıya yönelecektin. O
kapıdan içeri girince herkesin üstünde tek tip bir beyaz elbise olduğunu
görecektin. Yüzünü bir tebessüm kaplayacaktı. Çünkü sahip olduğun elbisenin
artık hiçbir önemi yoktu…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder