20 Ocak 2016 Çarşamba

ELBİSE


Düzenli ve farklı güzellikte elbiselerle doğmuştuk. Kimine güzel dediler kimine çirkin… Kimine siyah, kimine beyaz… Biri iyi oldu biri kötü. Biri akıllıysa diğeri saftı. Mutlu olan mutsuz olanı gölgede bırakırdı.

Ve zamanla elbiseler yıpranırdı. Kopardı düğmeler, dikişler yerini söküklere bırakırdı. Dikiş kutusunu güzel kullanabildiğin kadardı hayatın.

Kişiliklerimiz ve sahip olduğumuz özelliklerimiz “elbise” ise, umutlarımız ve çıkış yollarımız dikiş kutumuzdu, yani aklımız…

Her elbiseye fiyat biçilir gibi yaşam biçerdi hayat sana. Bi’ anda içinde bulunurdun durumun elinde değildi. O elbise sendin! Ve sen o elbiseyi seçerek gelmemiştin.

Katıldığın “davet” olabildiğince güzel geçmeliydi. Söküklerini dikmeliydin ara ara. Kopanları başkaları ile değiştirmeliydin. Eline iğne batırmamayı öğrenmeliydin.

Kiminin davetteki süresi uzundu, kiminin kısa… ve bunu bilen yoktu. Tuhaf şeyler yaşayacaktın ve bunları olabildiğince normalleştirerek davete devam edecektin.

Davet sahibine güler yüz ve hoş sohbette bulunacaktın. Onun istekleri senin için önemliydi.

Bazen yırtıp atmak isteyecektin üzerindeki elbiseyi, diğer elbiseleri görüp kıskanınca. Ama yapmayacaktın, yapamayacaktın. Davet sahibine saygın ve sevgin engel oluyordu.

Sonra yorulacaktın. Elbisen kirlenmeye, yıpranmaya başlayacaktı. Yama tutmaz hale gelecekti.

Anlayacaktın davetten ayrılma süresi gelmişti. Çıkış kapısına yönelecektin. Yanında davet sahibiyle… Kapıyı açacaktın endişeyle…

Kapıdan dışarı çıkar çıkmaz tüm elbisen beyaz bir şahesere dönüşecekti. Oradaki yeni kapıya yönelecektin. O kapıdan içeri girince herkesin üstünde tek tip bir beyaz elbise olduğunu görecektin. Yüzünü bir tebessüm kaplayacaktı. Çünkü sahip olduğun elbisenin artık hiçbir önemi yoktu…

    

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder